İnsanlığın İlk Büyük Göçü

-1-

Abomey’in geniş salonu hep bir ağızdan söylenen o ses ile uğulduyor, sesler birleşerek kulakları sağır edecek bir gürültüye ulaşıyordu.

– Na no bu lu ku, na no bu lu ku, na no bu lu ku, na no bu lu ku

Kubbe şeklindeki salon, şehrin merkezinde, dört geniş girişi olan, Abomey’in neredeyse tamamını, yani 25 bin kişiyi alabilecek büyüklükte idi. Kubbe mavi renkte, duvarlar ise beyaz, kahverengimsi olan şehrin diğer duvarlarının aksine yeşil renkli, pütürlü yapıdaydı. Diğer bölümlerde duvarlarda oluşan beyaz, doğal ışık var iken, burada, kubbenin ortasında, havada asılı duran geniş bir küre şeklinde yapay sarı bir ışık vardı. Hem ışık hem ısı veren bu cisim doğal ışıklar gibi belirli saatlerde gitmiyor, sürekli salonu aydınlatıyordu.

Abomey şehrinde yaşayanlar burayı Nano Buluku’nun özel olarak, ibadet mekanı olarak yaptığını düşünüyorlardı. İlk yerleşimciler ne zaman yerleşmişler, neden buraya gelmişler, nereden gelmişler, hiç bir şey bilinmiyordu, çeşitli efsaneler vardı sadece. Bunların en revaçta olanı ise, Nano Buluku’nun tüm canlılığı burada yarattığı idi. İlk insan Abomey’in bu kutsal salonunda dünyaya gelmişti. Ardından binlercesi, yeterince farklılığa ulaşana kadar; siyah tenli, beyaz tenli, sarı saçlı, kızıl saçlı, mavi gözlü, kahverengi gözlü, uzun, kısa, ne kadar farklılık var ise, hepsi burada yaratılmış, sonra kendi içlerinde çoğalmışlardı. Nanoritler, yani Nano Buluku’ya ibadet edenler için bu şüphe edilmez bir gerçekti.

– Na no bu lu ku, na no bu lu ku, na no bu lu ku, na no bu lu ku

Yüzlerce yıl geçerken, her zaman bu görüşlerin birer safsatadan ibaret olduğunu söyleyenler olmuş, bazı zamanlar geniş kitleleri de kandırmışlardı. Buna rağmen Nano Buluku inancı her zaman galip gelmiş, inançlarından vazgeçmemişlerdi. Nasıl vazgeçsinler, her gün onları hayatta tutan, ve zamanları dolunca canlarını alan, kendilerini dış tehlikelerden koruyan ve çok şükür ki yiyeceklerini, içeceklerini veren Nano Buluku, gözle görülmese bile her an varlığını duyumsatıyordu.

– Na no bu lu ku, na no bu lu ku, na no bu lu ku, na no bu lu ku

Kalabalık, bir merkez etrafında dönmeye başladı, birbirlerine çarpmadan, ağır adımlarla, düzenli olarak Nano Buluku’yu zikrederek, yüzlerinde hüzün ile boş bakış arası gidip gelen, dışarıdan gelecek biri olsa anlayamayacağı bir umursamazlıkla yürüyorlardı. Dışarıdan gelen kişi havalanıp kalabalığın üstünden bakabilse insan selinin ortasında geniş bir açıklık, o açıklığın ortasında ise diz çökmüş, tir tir titreyen bir adamın usul usul ağladığını görürdü. Samis bugün 50 yaşını dolduruyordu. Ömrünün son anları, yaşadığı güzel hayatının taçlandırılması için, herkese yapıldığı gibi bu kutsal tören ile geçiyordu. Samis küçük yaşta öğretilen o kutsal sözleri tekrarlamaya başladı.

– İçinden geldiğimiz, içine döneceğimiz, bana yaşamı bahşeden kutsal Nano Buluku, ey yüce Mawu, bu kutsal salonunda huzuruna geldim. Beni al, beni al ve iyi bir insan olduğuma şahit edecek birinin hayatına ver. Bana can veren Kurasi’yi ve ona can verenleri, benden sonra geleceklerde yaşat. Ey kutsal Nano Buluku, ey yüce Lisa, yeni gelecek olana cömertliğini bahşet, onu büyük planının bir parçası yap. Nano Buluku, al canımı, ben seninim, sen hepimizsin.

Kalabalık bu sözleri yüksek sesle tekrarladı: “Ben seninim, sen hepimizsin”. Bu yüksek ses, çemberin önlerinden arkalara doğru dalga şeklinde yayıldı ve salonun duvarlarına çarptıktan sonra derin bir sessizliğe büründü.

Salonda çıt çıkmıyor, kimse yerinden kımıldamıyordu. Birazdan yaşanacak sahneyi görmek istemeyenler arkalarda yer almışken meraklı gençler önleri kapmıştı. Korku ve hayatı sona erdirecek olana duyulan büyük saygı ile ve Samis’e acıyarak, artık dakikası bile kalmamış bu hayatın parçalanmasını bekliyorlardı.

O an geldi. Samis’in gözleri bir an için yuvalarından çıkacak gibi açıldı, vücudunun üst tarafı dimdik bir pozisyon aldı. Kimse bilmese de Samis hiç acı çekmemişti, vücudunun dikleştiği an yaşamı sona ermişti bile. Ama töreni izleyenlerin şahit olduğu üzere kısa bir süre sonra küçük parçalara bölünmeye başladı. İnce, çok ince kum tanelerine dönüştükten sonra yerin altında kayboldu kuma dönüşmüş vücut. Tören sona ermiş, biraz önce Samis’in durduğu yerde hiç bir şey kalmamış, tertemiz olmuştu alan.

Dokuz ay on gün sonra Kozun dünyaya gelecekti.

-2-

Öğretmeninin sözü kulaklarında çınlıyordu Kozun’un. “Toplumumuz içinde en önemli kuralımız, diğer yaşamlara saygı göstermektir” demişti. Sonra doğrudan ona sesleniyormuş gibi Kozun’a bakarak, en azından on yıl sonra o an, öyle olduğunu düşünüyordu, üstüne basa basa, öldürmeyeceksin demişti. “Bu kurala uymayanların canı, sevdikleri ile vedalaşmasına yetecek bir süre sonra, tam olarak iki saat sonra Nano Buluku tarafından alınır” diye devam etmişti. Bu gerçek miydi, bir söylenti mi bilemiyordu ama artık endişe etmesi gerekecekti. Bir anlık hiddeti, plast madeninde vardiya arkadaşı Halu’nun hayatını sona erdirmişti.

Abomey’in bir ceza sistemi yoktu. Ortak mülkiyet sisteminde, kimse kimsenin eşyasını çalma gereği duymuyordu. Şiddet ise Nano Buluku tarafından şok ile cezalandırıldığından pek rastlanmaz olmuştu. Öldürmeye ise yaşayan kimse tanık olmamıştı. Çok eski kayıtlarda bahsi geçiyordu sadece ve cezası elbette Nano Buluku tarafından uygulanan ölüm idi.

Her şeyi gören Nano Buluku’dan bir cinayet gizlenemeyeceği için Kozun öyle bir girişimde bulunmayı düşünmedi bile. Madene gelen diğer işçiler ise yaşadıkları büyük şaşkınlığa rağmen onun çıkıp gitmesine engel olmadılar.

Kozun ailesi ve arkadaşları ile vedalaşıp tören salonuna geldi. Bundan yaklaşık 18 yıl önce bu alanda Samis kendisine can vermişti, şimdi ise, yaşamını daha yarılamamış iken başkasına can vermek Kozun’un kaderi olmuştu. Tören alanında olayı duyanlar toplanmaya başlamıştı. Doğal ölüme alışık olsalar da bir cinayetin cezalandırılması herkeste hissedilen bir heyecan gözleniyordu salonda. Yine aynı sebepten, doğal ölüm olmaması yüzünden bir tören havası yoktu, Nano Buluku adı söylenmiyor, genel olarak büyük bir sessizlik içinde bekleşiyorlardı. Kozun ortaya geçti, kaderine razı bir şekilde diz çöktü.

“İçinden geldiğimiz, içine döneceğimiz, bana yaşamı bahşeden kutsal Nano Buluku, ey yüce Mawu, bu kutsal salonunda huzuruna geldim” diye okul zamanında ezberlemeye başladıkları, kendisinin de şahit olduğu ölüm törenlerinde duyduğu sözleri tekrarlamaya başlamıştı ki salonun sarı ışığı bir anda karardı, ortalık kimsenin şimdiye kadar şahit olmadığı bir siyaha bulandı. Kısa bir süre sonra ışık geri geldi. Cinayet ve karanlık Abomey halkına yıllarca konuşacakları kadar konu çıkarmıştı ama bunları konuşmaktan önemli problemleri olacaktı. Böyle güne yakışacak büyüklükte bir gürültü koptu ve A ile B girişleri arasındaki duvar yıkıldı. Yıkıldı demek de doğru olmazdı aslında, ortadan kayboldu ve çevresinde yeşil ışıklar ile oldukça davetkar bir tünel belirdi.

– 3 –

“Kozun ölmeliydi, madem salonda ölmedi, o zaman tünelde ölsün tabii” diye söylenerek yürüyordu Kozun. Abomey’deki olaylı törenin üzerinden henüz 10 saat geçmişti. Tünelin açılması ile yaşanılan şoku atlatan Abomey halkı, hemen orada bu tünelin Kozun’un Nano Buluku’nun yanına gitmesi için açıldığına karar vermişlerdi. Ne kadar uzun olduğunu bilmedikleri yol için Kozun’a erzak vermişler ve itirazlarına aldırmadan tünele uğurlamışlardı. Kozun yürüdükçe önü yeşil loş bir ışık ile aydınlanırken geçtiği yerler karanlığa gömülüyordu ki geri dönmek için heves bırakmıyordu bu durum. Tünel oldukça düzgün bir şekilde nerede biteceği belli olmayan bir şekilde uzanıyordu. Sadece bir yerde bu tünele bağlanan başka bir yol görmüş ama heves kırıcı karanlık o alana dönmesinin önüne geçmişti. Kimi zaman dinlenip, yemek yer ve uyurken, saatlerin büyük çoğunluğu yürümekle geçti. Artık bir yere varmayacağına, cezasının sürekli yürümek olduğuna kanaat getirmişken yolun sonu geldi. Yolun sonu açık duran kapısı ile buraya girmesi yönünde kendisini teşvik eden dar bir odacıkta bitiyordu. Ne olacaksa olsun düşüncesine uzun zaman önce erişmiş olan Kozun, odaya girmekte tereddüt etmedi. Girer girmez kapı kapandı ve Kozun kendini aşağı çekiliyormuş gibi hissetti, oda yukarı doğru hareket etmişti.

Asansör uzunca bir yukarı çıkışın ardından durdu, Kozun üstünü başını düzeltirken kapısı açıldı. Yeni bir tünel gören Kozun derin bir iç çekti ve yürümeye başladı. Fakat tünelin sonu bu sefer çabuk geldi, kendini bir anda geniş bir salonda buldu Kozun ve hemen yere kapandı. Karşısında uzun boylu, asık suratlı, saçları başının orta bölümünü terk etmiş, siyahlar giymiş biri karşılamıştı. “Yüce Nano Buluku, beni affedin, ben bir anlık öfkeye yenik düştüm. Beni Abomey’e geri gönderin, yalvarıyorum size.” diye sızlanmaya başlamıştı. Karşısındaki adam önce bir şaşkınlık geçirdi, ardından Kozun’un yanına geldi ve kolundan tutup ayağa kaldırdı.

– Sen C173’ten geliyor olmalısın. Beni karşılamam için gönderdiler. Yalnız sen mi geldin? Biz hepinizin gelmesi için kapıyı açmıştık.

Kozun boş boş baktı, anlam veremiyordu hiçbir şeye. Adam elindeki tableti kontrol etti, sonra devam etti.

– Ah tabii sana söylediklerim anlamsız geliyor. Ceza verilmiş bir kolonidensin, sanırım binlerce yıldır kimse ile iletişim içinde değildiniz. Aslında yazılı kayıtlarınızda tüm bilgiler olması gerekir ama bu bilgilerin de kaybolmuş olması tahmin edilemeyecek bir durum değil. Benimle gel, yeryüzüne çıkarken sana anlatayım. Adım Nano Buluku değil bu arada, beni Siya diye çağırabilirsin.

Ardından yürümeye başladı Siya. Kozun da şaşkın bir şekilde peşinden gitmeye başladı. Salonun sağında solunda çeşitli yapılar vardı, Abomey’deki gibi ev ve ortak kullanım alanları diye düşündü Kozun. Burası da kendi şehirleri gibiydi. Salonun sonunda daha geniş bir asansöre eriştiler. Kapı kapandı ve yukarı çıkmaya başladılar.

– Kayıtlara göre 1.010 yıl önce C173 kolonisi, kendisi ile savaşan üç koloni ile birlikte şiddet kullanımının önüne geçilmesi için kapatılmış. Bu da bizim yer altına inişimizin 142. yılına denk geliyormuş. Yeraltında sizin ve bizimki gibi 45.870 koloni bulunuyor. Hepsinin nüfusu yaklaşık olarak 25.000. Tüneller ağı ile bu koloniler birbirine bağlılar. Sadece sizinki gibi saldırgan koloniler izole edilmiş.

Kozun ilk defa cevap verebildi.

– Biz saldırgan değiliz, öldürmek bizde en büyük suçtur, şiddete de karşıyız. Yoksa Nano Buluku bizi cezalandırıyor.

Bunu dedi ve kendisinin de ölmesi gerektiğini hatırlayıp sustu.

– Nano Buluku dediğin nedir, nano robotlarımızdan mı söz ediyorsun? Her neyse; yeraltında katı kurallar yürütmek zorundaydık, yeryüzü gibi zenginliğe sahip değiliz. Doğum kısıtlaması bu yüzdendi, 50 yaş sınırlaması da bu yüzden. Nüfusumuzu genç tutmamız gerekiyordu ne yazıkki.

Asansör yavaşlayarak durdu. Az sonra karşılacağı şey Kozun’un en çılgın hayallerinde göremeyeceği derecedeydi. Kapı açıldı, Kozun ve Siya yeryüzü şehrine çıktılar. Burası kalın, radyasyonu geçirmeyen şeffaf bir kubbe ile kapatılmış devasa bir şehirdi. Kozun’un yeni öğrendiği bir kavram olan gökyüzünde kendi salonlarındakine benzeyen ama çok daha büyük sarı, müthiş parlaklıkta bir cisim vardı. Kubbenin dışı kızıla bürünmüş, tozların uçuştuğu kaotik bir yer iken, kubbenin içi yine Kozun’un ilk defa karşılaştığı ağaçlar ve bitkiler ile kaplıydı. Bu bitkilerin arasında oda denilemeyecek büyüklükte yapılar vardı, her biri kendi şehirleri kadardı sanki.

– Atlantis’e hoş geldin. Eski bir efsaneden verilmiş buraya adı. Batık insanlığın umudu, batık bir şehirden almış adını, belki batmadan önce yine bir umut merkeziydi. Hatalarımızdan ders almadığımızı göstermek için vermişlerdir belki de burayı inşa edenler. Güneşimizin, şu yukarıda gördüğün yıldızın devasa bir patlama yapıp atmosferimizi yok edeceğini farkettiği zaman bilim insanlarımız, iki çözüm devreye sokulmuş. Birisi yaşayabileceğimiz yeni bir gezegene gitmek üzere koloni gemileri inşa etmek olmuş. Bir diğeri de tüm insanlığa yetecek sayıda gemi olmayacağı için yeraltında şehirler inşa etmekmiş. Nano robotlar ile tüm ihtiyaçları karşılanan şehirler, insanlığın tüm bilgi birikimini aktardığı, hayatta kalmak için ortak çalışmaya giriştiği, belki de insanlığın en büyük başarısı oldu.

Siya Kozun’u gözünün ucu ile kontrol etti. Büyük bir ilgiyle dinliyordu. Anladığından şüphe ediyordu ama devam etti.

– Bundan 100 yıl kadar önce koloni gemilerimizden birinden mesaj aldık. TW Hydrae sisteminde yaşanabilir alanda bir gezegen bulmuşlar. İnsanlar için neredeyse mükemmel şartlarda bir gezegenmiş. Diğer gemiler de o gezegene gitmek için rotalarını değiştirdiler. Bu arada yüzlerce yıl boyunca biz de boş durmayıp koloni gemileri inşa ettik. 1 milyar 200 milyon nüfusu taşıyacak 80.000 gemi. Bir tanesini sağ tarafında dikkatlice bakarsan görebilirsin.

Kozun sağına doğru dönüp baktı. Ufuk çizgisinde, devasa boyutlarda beyaz bir nesne dik bir şekilde adeta ileriye fırlamaya hazır halde bekliyordu. Siya devam etti.

– Sana anlattığımı şehrine dönüp anlatmanı ve onları da buraya getirmeni istiyorum. Her şey hazır, kısa bir süre sonra kalkışlar başlayacak. İnsanlığın ilk büyük göçü başlıyor.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir