Söndürün

Hey ışıklar yanıyor, kapat onları. Tehlike var onların içinde. Öldürücü birşeyler. Yakıyorlar kavuruyorlar ve herşeyi sonsuz bir aydınlık içinde bırakıyorlar. Herşeyin izlenmesini sağlıyorlar. Nefes alışımızdan, attığımız adıma, yediğimiz yemekten, ağladığımız duvarlara. Sistemin ışıkları yanıyor, söndür onları.

Bu gece yine uzun bir yürüyüş. Önce boylu boyunca geçilen bir kışla. Her nöbet kulesinin önünde bana doğru dönmüş, kuşkulu bakışlar. Neden benden korkuyorlar? Geçiyorum… Küçük bir semtin meydanı. Eskiden burası köymüş. Çok uzun değil 10-15 sene önce. Bundan birkaç sene önce ordan geçerken bir adamın ettiği laf geliyor aklıma. Meydana konan atm kulübesi için ettiği laf; “bu kulübe çok önemli, gelişmeye başlıyor buralar.” Ben iğreniyorum.

Continue Reading

Savaş

Son bomba atıldığında artık şehirden gelen ses kalmamıştı. Feryat edecek, bağıracak, ağlayacak kimsede mi kalmadı yoksa diye düşündüm. Biraz önce amansızca kurşunlarımı boşalttığım tarafta artık ses çıkartamayacak cisimlerden başka hiçbir şey yoktu. Delik deşik olmuş bir bina, bir otobüs, çöp kovası, sokak lambası, kurumuş yada yanmış bir ağaç, birkaç ceset.. Hepsi bu. Sanırım arkadaşlarımda görevlerini başarı ile yerine getirmişler, şehirin içinde keşif ve zafer turuna çıkmaya hazırlanıyorlardı. Zaferden emin olmamıza rağmen hain bir kurşuna hedef olmamak için zırhlı araçlara binildi. Her şey ne kadar basit olmuştu. Hala inanamıyorum, artık bu şehir bizim.

Eski sokaklarından geçiyorduk şehrin, eski, görkemli, içten. Ben buranın yerlisiyim diyen görmüş geçirmiş sokaklardan. Bir kurşun sesi, bizimkilerdendi. Herhalde bir saldırı yapılmaya çalışılmış ve bizimkiler anında cezasını vermişti. Birden durduk. Neden olduğunu görmek için baktığımda çıkmaz bir sokağa girmiş olduğumuzu anladım. Her ne kadar sokağı kesen binalar artık yok olmuş gibi gözüksede, geçişe izin vermiyorlardı. Herhalde şehiri yeniden yapılandırırken onlar orada olmayacaktı. Yeni, modern bir yer olurdu burası. Bunu istemediğimi farkettim, burası benim hayatım haline gelen, umutlarımı yeşerten sokağa benziyordu.

Continue Reading

Çığlık Çığlığa

Sabah güneş kendini göstermeden yeryüzünü aydınlatmaya başlar ya, şehirler arası otobüste, varacağın yeri bilipte, tüm gece uykusuz kalıp, uyumak yerine bayılmakla uyanmalar arasında nerede olduğuna dair en ufak bir belirti olmayan, ekili tarlalar, tek tük ağaçlar, ovalar içinden geçersin ya, güneş doğmadan aydınlatırken. Sana derin bir yalnızlık, sonu olmayan bir yolculuktaymış hissi veren, kiminde erkenci köylülerin çalıştığı tarlaların arasından geçip gidersin ya, hayal gibi hatırladığın gece geçtiğin şehirler gelir aklına ya, işte dersin, devamını getiremezsin.

Continue Reading

Gidersem

Belki bir gün gidersem buralardan,

en çok seni özleyeceğim,

ve en çok sana ağlayacağım.

Yeni bir şehirde, soğuk bir sabahta

seni düşünerek uyanacağım hayata.

Continue Reading

Sonra

Sonra düşündüm ki, tek düşündüğüm o olmuş. Aşığım galiba bu kıza dedim, gerçeği kabullendim. O zamana kadar düşünürdüm sadece, kabullenince herşey değişti. Ekmek almaya giderken, gökyüzünü seyrederken, meydanda slogan atarken, maçta tezahürat yaparken, otobüste ayakta durmaya çalışırken, vapurda ayaklarımı demire uzatmış martıları seyrederken, işin özü dostlar, yaptığım her şeyde o da var gibi yaptım. Sonra yanına gidip, biriktirdiğim milyonlarca kelimeden anlamlı bir grup oluşturamadım, sustum.

Sonra yine biriktirdim, biriktirdim, biriktirdim, sustum. Sonra bir daha. Sonra farkettim ki kelimeler çoğaldıkça, susuşlar büyüyor. Susuşların anlamı kelimelerin ifade gücünü aşıyor. Sonra gözlerinin içine baktım ve güldüm.

Continue Reading

Deprem Öyküleri #5 – Yalnızlık

Sen hiç bir insanın gözlerinde baharı gördün mü, hiç bir insanın bitmek tükenmek bilmeyen enerjisini çevresine dağıttığını, dağıttıkça herkesin mutluluk sarhoşluğu ile dolduğunu, yüzlerinden ışık yaydığını gördün mü? Sen hiç saf bir mutluluk gördün mü? Bu devirde, bu keşmekeşte… Biz görüyorduk o geceye kadar. Sadece insanlar ölmüyor, sadece yakınlarımızı kaybetmiyoruz, toprağın üstünde öldük biz, nefes alarak öldük. Sen gözlerinde baharlar olan, saf mutluluk dağıtan bir kişinin üzüntüsünü gördün mü hiç? Dilerim görmezsin, biz gördük. Biz gördük ve bir kere daha öldük, her gün tekrar tekrar ölüyoruz. Gece yanında aydınlık kalıyor bu üzüntünün, görme… 

Tren sarsıla sarsıla giriyordu yoğun bir kahverengiye bürünmüş kente. Her yer toz toprak, çamur. İnsanlar bata çıka yürüyorlar, yüzleri en az hava kadar bulanık. Kadınlar, erkekler, mutsuz çocuklar yavaş yavaş eşyalarını toparlamaya başladılar. Hiç olmadığımız kadar ilgi görmekteyken, ne kadar da yalnız olduğumuzu fark ettik diye düşündüm. Adeta gökyüzünde birer yıldıza dönüştük, en yakınımızdaki ile milyonlarca ışık yılı mesafedeydik, dolmayacak bir boşluk yarattı o gece içimizde. Anlatılmaz bir boşluktu, gönüllü olarak gelen arkadaşıma bunu anlatmayı bir türlü beceremiyordum, anlıyorum dese de hiç anlayamayacaktı muhtemelen. İnsanların hikayelerini anlatmaktan daha iyi ne anlatabilirdi, yüzü yere, gönlü göğe bakan adamdan daha iyi ne anlatabilir… 

Continue Reading

Deprem Öyküleri #4 – Boşluk

Önünde bir yudum dahi alınmamış soğumuş bir bardak çay duruyordu. Her zaman olduğu gibi sessizce oturuyordu. Gözü cafenin camından gözüken tren istasyonuna ve arkasında artık olmayan binaya sabitlenmiş, yüzünde anlamsız bir ifade ile adeta ölümü bekliyordu. Altı ay geçmişti, o gün bugündür o da yaşamıyordu. İçimde bir buruklukla, ne diyeceğimi bilemeden, incitmeye çekinerek yanına gittim.

– Yine dalıp gitmişsin

– Hoşgeldin, düşünüyordum…

Neyi düşünüyordun demeye gerek yoktu, zaten bu tek kelime ile her şeyi ifade etmişti. Başımı eğip yanına oturdum.

Continue Reading

Deprem Öyküleri #3 – Tren

“Günler, aylar geçti.. Bir gün olsun umudunu yitirmedi, her gün buraya geldi, saatlerce bekledi” dedi gazete bayiindeki yaşlı adam. Onun yitirmediği umut, ona dair kendi gözlerinde kaybolmuştu. Umutsuzca üzülüyordu ona. Ama ona mıydı bu üzüntü sadece. Onda tüm kenti görüyordu belkide.

Yine geldin buraya değil mi? Daha ne kadar sürdüreceksin bu düşünü. Hepimiz aynı hayalde dolanmadık mı sanıyorsun, ama bir yerde kabullenmek zorunda kaldık. Yine gel gidelim desem bana sadece “bugün gelecek” diyeceksin, biliyorum. Otursam senle beklesem, ben de bu hastalığa kapılsam, daha mı kolay olacak her şey? Saat yaklaşıyor, yine üzüldüğünü göreceğim.

Continue Reading

Deprem Öyküleri #2 – Çiçek

Tren sarsıla sarsıla giriyordu yoğun bir kahverengiye bürünmüş kente. Elinde onun fotoğrafı vardı. Gülen yüzü ile bakıyordu objektife. Gözünden süzülen iki damla yaşla, toz, çamur içindeki sokaklara baktı. Artık yaşamı bilmediği bu harap kentte olacaktı. Yılgın, umutsuz yüzler yavaş yavaş ayaklanıyordu, kendi gibi gözlerinde yaş olan başka bir adam defterini çantasına koyuyor, yaşlı bir teyze hala uyukluyordu. “Geldik” dedi, “işte burası olacak artık ıssızlığım”.

Ufak, sahibi gibi umarsız bir otele attı kendini. Her şey, her bir atom parçası umutsuzluk yayıyordu sanki. “Yoksa ben miyim bunu yayan, dünya bana ayak mı uyduruyor” diye düşündü. Hafiften bir baş ağrısı yorgunluğun verdiği uyku isteğini engelleyemedi. Şehir üstüne yorgan oldu, huzursuz bir uykuya yelken açtı.

Continue Reading